16 Temmuz 2008 Çarşamba


Baykan Sezer, Türk sosyolojisinde Batı’yla hesaplaşan ilk sosyoloğumuz. Bu ahesaplaşmayı, dar milliyetçi kalıplardan öte ciddi argümanlara dayanarak yaptı. Sosyolojinin eleştirel yaklaşımlarından yararlanarak, analitik bir zihinsel tutumla Batı’yı sorguladı.
Türk sosyologlarının Batı toplum teorilerinin aktarmacılığını yapmalarını reddetti. Toplumsal araştırmalarımız, Batı sosyolojisinin kalıplarıyla tartışılmasını eleştirdi. Ayrı bir toplumsal gerçekliğimizin olduğu, dolayısıyla ayrı bir sosyolojik tahayyülümüzün olması gerektiğini vurguladı. Bu çerçevede, tarihsel deneyimlerimizin önemine dikkat çekti. Ona göre, toplumun bilinci tarih idi. Bu nedenle, Türk toplumunun sosyolojik çözümlemelerinde tarihsel birikimimizin ayrıcalıklı bir yeri vardı. Tarih içindeki yürüyüşte toplumumuzun değişimlerini izleyebiliriz.
Uluslararası bir konferans esnasında, Baykan Sezer Hocamız, “Evrenselleşeceğiz diye haçlılaşacak değiliz.” demişti. Edebiyat fakültesinin hocaları İngilizce ya da Fransızca sorular sormak için yarışıp dururken Baykan Hoca, Türkçe konuşup çeviri yapılmasını (Fransızcası mükemmel olmasına rağmen) istemişti. Hocamız, entelektüellerimizin iki asırdan bu yana sürüp gelen Batı hayranlığı kompleksini, Batı’ya yukarıdan bakarak yenmelerini salık vermişti adeta.
Sezer Hoca’nın Batı eleştirisi ve farklılığımızı vurgulama çabası, ajitatif ve programatik bir içeriğe sahip değildi. Merkezde yetişen, kentli ve eğitimli bir “beyaz Türk” entelektüel kimliği ile birlikte, Batı’nın Türkiye üzerinde ürettiği düzeni eleştiriyordu. Bu onu daha da önemli kılıyor. Çünkü, elit bir sınıftan gelerek Batı’nın dolaylı olarak sağladığı olanaklara rağmen, sosyolojik ve politik statükoyu sorguluyordu.
Baykan Sezer, Türk aydınlarının redd–i mirasçı yaklaşımlarını, sosyolojik bilginin sistematiğiyle yerle bir ediyordu. Türk toplumunu evrensel bir politik perspektifte konumlamayı gündeme getiriyordu. Osmanlı aracılığıyla dünya egemenliğinde üstlendiğimiz rolü vurgulaması, bunun açık kanıtıdır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Batı’nın kendisini evrensel bir toplum modeli olarak üretmesini eleştirmiştir. Örneğin Sosyolojinin Ana Başlıkları adlı eserinde bunun manifestosu vardır. Batı sosyolojisinin özel tarihsel koşullarını anlatır. İlkel toplum gibi kavramlaştırmaların arkasındaki politik beklentileri açığa çıkarır. Ya da oryantalizm sosyolojileri... O, çalışmalarında Batı sosyolojisinin Batı dışı toplumlar hakkındaki iddialarının meşruiyetlerinin geçersizliklerini ortaya koyar.
İlk defa, birden fazla sosyolojilerin olabileceğini öne sürdü. Bilginin evrenselliğini, mutlaklığını tartıştı. Batı egemenliğinin tarihsel koşullarının sosyolojisini yaptı. Kemal Tahir gibi bir aydınımızın tarih vurgusunu, sosyoloji paradigmasıyla temellendirdi. “Yerli sosyoloji” tezini geliştirdi. Ancak, bu yaklaşımı geliştirirken “kabileci” ve şovenist eğilimlere iltifat etmedi.
Baykan Sezer, bir tez adamı. Aktarmacı ve betimleyici olmanın ötesinde kendi toplumsal sorunlarıyla ilgili iddiaları vardı. Kitap çalışmalarıyla bunları göstermeye çalıştı. İstanbul Sosyoloji’nin tarihsel misyonuna uygun bir şekilde, bir ekol oluşturdu. Öğrencileriyle, ekol havası içinde ilgilendi.
Sosyolojiye gelen öğrenciler, bütün ideolojik sivriliklerine rağmen hoşgörüyle karşılandılar. Sağcı, solcu, İslamcı.. olarak biz bütün öğrenciler memleket kurtarma sevdasıyla ideolojilerimizin keskinlikleriyle tartışırken, Baykan Hoca’nın oluşturduğu hoşgörülü ortam, Türkiye’nin bir başka sosyoloji bölümünde nasip olmayan imkanlar sunuyordu biz öğrencilere. Tartışmalar, eleştiriler, okumalar, seminerler... Bizleri zamanla “normalleştiriyordu”. Sevgili hocamız, bize karşı hep bir hoca olarak davrandı. Bizleri, ideolojik eğilimlerimiz nedeniyle yargılamadı.
Baykan Sezer, sosyolojiyle bir fikriyat adamı olarak da ilgilendi. Bilimsel nesnellik söylemine, Cemil Meriç’in “objektiflik namussuzluktur” düsturuyla yaklaştı. Bir aydın sorumluluğuyla, toplum meselelerine sosyoloji aracılığıyla cevap bulmaya çalıştı. Türk toplumunun, Batıcılaşmayla yaşadığı kimlik bunalımının üstesinden nasıl gelebileceğinin sosyolojisini yaptı. Osmanlı’nın çöküşüyle kaybettiğimiz dünya egemenliği içinde yeniden kendi çıkarlarımızla nasıl yer alabileceğimizin sosyolojik tartışmasını yaptı.
Baykan Sezer, bir münzeviydi. Kendisini sosyolojiye ve öğrencilerine adamış bir münzevi. Nümayişsiz bir fikriyatın namuslu aydını.

Mardinizâdelerin ‘tehlikeli’ çocuğu: Şerif Mardin






Şerif Mardin salt yaşam öyküsüyle bile izlenmeye değer. Aile de öyle! Ailenin aile bağları, siyasi bağları, medya bağları ve kuşkusuz dini bağları da öyle. Şerif Mardin bugün yeni söylemleri ile yeniden gündemde. Ama hayatının “arkasına” bir bakmak gerekiyor.

Şerif Mardin’i iyibilgi’nin “alternatif biyografi”sine yaraşyır biçimde irdelemek için öncelikle ona bakmamak gerekiyor. Önce bakılması gereken yer aile.
Aileyi anlamadan Mardin’i anlamak hemen hemen imkansız. Fakat orada da sorun başka. Mardin ailesi Türkiye’nin en tanınmış kişiliklerinden oluştuğu gibi, her biri kendi alanında efsane olmuş başarılara sahipler.
Yani ailenin bir ferdi üzerinden Şerif Mardin çözümlemesi veya biyografisi yapmak da mümkün, ailanin tümü üzerinden genel bir bakış getirmekte. Ama biz genel bir incelemeyi yeğ tutalım ve kökleri Hz. Peygamber’e değin uzanan aileyle birlikte Şerif Mardin’i öne çıkararak ilerleyim.
Kökler!..
Mardinizâdelerin öyküsü “entegre” bir aile hikayesi. Bir kolundan tutup sonra birleştirelim. Bunun için ailenin şu an Türkiye’de en çok tanının ferdinden başlayalım. Sonra da Ayşe Arman söyleşisi (Betül Mardin’in kayınvalidesi) ile başlayıp Ertuğrul Özkök ve Emre Aköz’ün köşesine kadar sirayet eden Şerif Mardin fenomenine bakalım.
Ailenin Türkiye’de “en” tanınmış ferdi kuşkusuz Betül Mardin. Betül Mardin, Türkiye’nin “halkla ilişkiler tanrıçası” olarak kabul ediliyor.
Betül Mardin’in annesi Fatma Fahire hanım, Adliye Nazırı (Adalet Bakanı) Necmettin Molla’nın kızı. İnanılmaz derecede aristokrat bir ailede büyüyor Betül hanım. O kadar ki evde aynı anda Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca ve Almanca konuşuluyor.
Bu durum ileride halkla ilişkilerin tanrıçası olacak biri için ironi de yaratıyor, zira Betül Mardin 5 yaşına kadar konuşamıyor. Konuşunca da Fransızca konuşuyor.
Ailenin yaşamında en etkin olaylardan biri oldukça dramatik. Üç çocuktan Leyla, 19 yaşında veremden ölüyor. Leyla’nın “güzelliği” konusunda hala anlatılan öyküler var. Aslında, “Sophia Loren bakışlı, iğde çiçeği kokulu” Leyla’nın güzelliği hakkındaki bu tasvirler tam söylence de sayılmaz. Çünkü Leyla o dönemde liseler arası güzellik birincisi olacak denli albenisi olan bir kız.
Yine de hayat 19’undan fazlasına müseda etmiyor. Ölüm ne kadar hayırla yorumlanır ayrı bir konu ama, kaybın yarattığı acının Türkiye’nin ve dünyanın sayısı müzisyenlerinden birini tercihini yönlendiriyor.
Üçüncü çocuk Arif Mardin, ablasının ölümünden sonra yaşadığı psikolojik sarsıntıyı atlatmak için piyano ister. Böylece yıllar sonra dünya müziğinin Oscar’ı sayılan Grammy Ödülleri’ni toplayacak denli ünlü ve başarılı bir müzisyenin doğuşu başlar. (Arif Mardin, Washington eski Büyükelçisi Münir Ertegün’ün oğlu ve meşhur Atlantic Records’un sahibi Ahmet Ertegün’ün iş ortağıydı.)
Yani ailenin bir diğer üyesi dünyaca şöhretli müzik adamı Arif Mardin’dir. Bu işin anne tarafı ve kökleri sürmeye devam ettirirsek Mısır’a kadar uzanacak bir soyağacı görebiliriz. Fakat ailenin baba tarafı da var.
Aile büyüklerinden muhakkak anılası Ebul’ula Mardin’de bunlardan birisi. Prof. Ebul’ula Mardin, Türk hukuk tarihinin en önemli isimlerinden. Betül Mardin’i de hukukçu yapmak istiyor ama Baba Mardin buna izin vermiyor.
Ebul’ula Mardin ayrı bir biyografiyi rahatlık hak edecek, “Profesörlerin profesörü” olarak anılan bir tarihi sima. Ancak konumuz bu olmadığı için girmeden devam ediyoruz.
Ailenin bir kolu böyle yürüyor. Şimdi Şerif Mardin’le ilişkisini sağlayalım. Burada Mısır’a değinmek zorundayız. Burada Halil Şerif Paşa (II. Abdülhamit’in veziridir) ve kızı Şerife Leyla karşımıza çıkıyor.
Şerife Leyla babasının ölümünden sonra bir takım aile içi çekişmeler nedeniyle mirastan mahrum edilmek isteniyor. Bunun üzerine üvey annesi Prenses Nazlı tarafından İstanbul’a gönderiliyor.
Gönderilirken de cebine Mahkeme reisi olan Mehmet Arif beye iletilmek üzere bir mektup konuyor. Mehmet Arif bey sorunla ilgileniyor ve konuyu padişaha kadar çıkarıyor.
Sorun çözülür. Çözülürken de Mehmet Arif beyle Şerife Leyla arasında aşk başlar. Evlilikten 4 çocuk meydana gelir. Fatma, Muhittin, Şemsettin ve Yahya.
Bu çocuklardan Muhittin, Necmettin Molla’nın kızı Fahire ile evlerin ve yukarıda kısa öykülerini anlattığımız Leyla, Betül ve Arif Mardin dünyaya gelir.
Diğer bir çocuk Şemsettin (Büyükelçi Şemsettin Mardin) ise Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı Reya ile evlenir ve bu beraberlikten de-1927 yılında-dünyaya Şerif Mardin gelir.
Şerif Mardin sahnede
Mardinizadelerin bu çok kısaltılmış öyküsü görüldüğü gibi daha Şerif Mardin’e gelene kadar birkaç kitap oluşturacak boyutlarda.
Ancak bundan sonra sadece asıl konumuz olan Şerif Mardin’le devam edeceğiz. Ve sadece “Mardin” ismiyle anacağız.
Mardin eğitim hayatına-o zamanın kesin bir önde gelen aileler geleneği olarak-Galatasaray’da başlar. Buradan Amerika’ya gider ve 1944’te orta öğrenimini de burada tamamlar.
Yüksek eğitim için de Stanford Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü’ne kayıt olur. Bitirir. Lisansüstü eğitim için de John Hopkins Üniversitesi’ne bağlı Uluslararası İncelemeler Okulu’na gider.
Küçük bir dipnot düşelim Bu üniversite özellikle diplomasi ve uluslararası ilişkiler disiplininin dünyada en saygı gören bölümlerinden biridir. ABD’nin bir çok resmi kurumu elemanlarını buradan alır. Hala da öyledir.
1954 yılında Türkiye’ye döner ve Ankara Üniversitesi Siyasil Bilgiler Fakültesi’nde çalışmaya başlar. Tarihten de anımsanacağı gibi Demokrat Parti yıllarıdır ve DP’nin üniversiteler üzerinde baskı yaptığı dönemdir.
Mardin bir grup arkadaşıyla birlikte istifa eder ve ilk siyasi tecrübesine atılır. Eski DP’li milletvekillerinin kurduğu Hürriyet Partisi’ne girer ve bir yandan da Forum Dergisi’nin kadrosuna dahil olur.
Şerif Mardin için artık politika ve özellikle Türk siyasal yaşamının ana eksenlerine konsantrasyon dönemidir. Kimi uzmanlara göre Mardin’in bu bakışı bundan sonra hiç değişmeyecek ve ilgisini hep bu noktada sabit tutacaktır.
1957 yılında Mardin, Hürriyet Partisi’nin Eskişehir milletvekili adayı olarak seçimlere girer. Kazanamaz. Bundan sonra uzun süre politik arenadan uzaklaşır ve ancak 1994 yılında yeniden siyasete ilgi gösterir.
Bu yıl Yeni Demokrasi Hareketi tecrübesinde, Cem Boyner, Asaf Savaş Akat, Kemal Derviş, Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Hüseyin Ergun gibi isimlerle birlikte olur. Hareketin başarısızlığı ile birlikte politika serüvenini sonlandırır.
Biz yine 50’li yıllara dönelim ve Mardin’in biyografisinin detaylarına bakalım. 1958’de Stanford Üniversitesi’nde yaptığı, “Jöntürkler’in Siyasi Fikirleri” çalışmasıyla doktora kazanır.
Harvard ve Princeton gibi efsanevi üniversitelerde asistanlık yapar. 1961’de SBF’de Anayasa Hukuku asistanı olur. 1964’te doçent, 1969’da Profesör olur. 1973 yılında Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Kürsüsü’ne geçer. (Buraya da bir dipnot lazım. Bugün hem (18.09.2007) iyibilgi’de hem dez Sabah Gazetesi’nde Mardin’in açıklamaları üzerine yazısı bulunan Emre Aköz, Boğaziçi’nden Şerif Mardin’in talebesidir. Bu gözle okuduğunuzda Aköz’ün geçmişe de göndermeler yaptığını sezebilirsiniz!)
Bu dönemdeki düşünceleri daha çok Cumhuriyet dönemi analizlerine ve popüler Marksist yaklaşımlara yönelttiği eleştirilere odaklanır. 1960’larde merkezde bulunan bir siyasi düşün yapısına sahip olan Mardin, 1970’lerde daha muhalif bir çizgiye kayar.
Bu daha sonraki yıllarda daha çok tanınmasına ve dinlenir bir sosyolog ve siyaset bilimci olmasına yol açar. Bu dönemde Şerif Mardin, alamet-i farikası olarak görülecek iddialı konulara da el atar. Bunlardan biri de, “Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişme: Bediiüzzaman Saidi Nursi Olayı” isimli çalışmasıdır.
İşte bugün AKP ve seçmen tabanı ile ilgili yorumları ile söyledikleriyle basının gündemine oturan Şerif Mardin’in “öz” yaşam öyküsü bu. Ancak tamamı değil. Mardin, söylemleri ve çalışmaları ile hemen her kesimden zaman içinde eleştiriler almış bir kişilik.
Bu eleştiriler ve nedenleri ayrı ve detaylı bir incelemeyi kesinlikle hakeder! Böyle Şerif Mardin’in kimliği daha iyi anlaşılır. Burada sadece Mardin’in üzerinde yürüdüğü yol anlatılmıştır!

SOSYOLOJİ NEDİR

Sosyoloji insan toplumlarını bilimsel,sistematik ve eleştirel olarak inceleyen sosyal bir bilimdir. Bu sosyolojinin en genel düzeyde tanımlanmasıdır. Sosyolojinin araştırma konusu toplum ve toplumsal yaşamla ilgili olgu ve olaylardır. Toplumun yapısı, organizasyonu, değişimi, işleyişi, … sosyolojinin ilgi alanı içine girer. Toplumun yapısını keşfetme, toplumdaki grupları bir arada tutan veya onları birbirinden ayıran, uzaklaştıran güçlerin neler olduğunu ortaya koymak, toplumsal yaşamı değiştiren ve dönüştüren koşulları belirlemek, insanlar arası ilişki ve etkileşimlerin yapısı ve işleyişi ile ilgili kural ve ilkeleri ortaya koymak, sosyal davranışı toplumsal bağlam içerisinde açıklamak,…. sosyolojinin en temel amaçları Sosyolojinin ana konusu toplumdur. Dar anlamıyla Sosyoloji toplumun yapısına, toplumsal kurumlar, toplumsal ilişkiler, sosyal grup, kültür ve bu unsurlardan meydana gelen değişme ve gelişmelerdir.
Sosyolojinin amacı, toplumların değişimini, gelişimini, yapısını araştırmak, yapılan araştırma ve açıklamaların ortaya çıkardığı bilgilere genellemeler yapmaktır. Ferde ait sorunlarla ilgilenmez, pozitif bir bilimdir,toplumun bütünüyle ilgilenir, diğer bilimlerle bağlantı içindedir
Yukarıda da ifade edildiği gibi toplum ve toplumsal yaşamla ilgili olgular (evlenmek, boşanmak, göç, kentleşme,suç,terör, spor,….)sosyolojinin araştırma konusunu oluşturur. Toplum sosyolojik açıdan sosyal bir gerçekliktir. Ancak bu gerçeklik, fiziksel bir gerçeklik gibi doğrudan algılanan ve deneyimlenen bir gerçeklik değildir. Sosyal gerçeklik insanlar arası ilişki ve etkileşimleri, grup yaşamını, gruplar arası ilişkileri, kültürü, sosyal kurumlar ve tüm bunların insanların sosyal davranışları üzerindeki etkilerini anlatan bir kavramdır. Bu bağlamda sosyal gerçeklik sosyal davranışlarımızı şekillendiren sosyal bir güç olarak tanımlanabilir. Örneğin; nasıl mevsimler faaliyetlerimizi, giysilerimizi ve yaşamla ilgili seçimlerimizi etkileyebiliyorsa , sosyal gerçeklikte sosyal davranışlarımızı biçimlendirir.
İçinde yaşadığımız toplumun ekonomik yapısı, aile düzeni, kültürü, yönetim biçimi, nüfusu, dini, ahlak anlayışı…. sosyal davranışlarımızı şekillendirir. Örneğin; hangi partiye oy verdiğimiz, eş seçimimiz, yaptığımız meslek , boş zamanları değerlendirme biçimimiz ,…toplumsal koşullardan etkilenir.
İnsan davranışları üzerinde toplumsal koşulların etkili olması sosyal davranışın çözümlenmesinde, toplum ve toplumsal yaşamla ilgili olgu ve süreçlerin bilinmesini önemli bir hale getirmiştir. Bu çerçevede sosyoloji daha özel olarak sosyal davranışı açıklamayı amaçlar.Sosyal davranış toplumsal bir bağlamı içeren, diğer insanların davranışlarını içeren ve /veya çağrıştıran örgütlü insan eylemleri olarak tanımlanabilir. Örneğin; bir fabrikada çalışan işçilerin veya bir okulda ders anlatan öğretmenlerin davranışları sosyal davranışlardır.
Sosyoloji, sosyal davranışı çözümlemek için sosyal davranışın bağlamını, yine en genel düzeyde toplumu ve onunla ilişkili olgu ve süreçleri dikkate almak durumundadır. Sosyolojiye özgünlüğünü ve önemini kazandıran da budur. Toplumsal çözümlemede toplumsal bakış açısını içermeyen bir sosyoloji anlayışı oldukça eksiktir. Bu nedenle toplum ve toplumsal yaşam üzerinde biraz ayrıntılı durmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Bilindiği gibi insanlar toplum içinde yaşayan sosyal varlıklardır. Toplum halinde yaşamak insan için zorunlu, kaçınılmaz ve onun doğasıyla ilgili bir özelliktir. İnsanların sosyal varlık olduğu; yani diğer insanlarla ilişki kurarak bir arada bulunması bir çok filozof ve sosyologun paylaştığı temel bir fikirdir.
İnsanın sosyal bir varlık oluşu , toplumun hem bir nedeni ve hem de bir sonucu olarak ortaya çıkar. İnsanların yapısı ve mahiyeti (temel özelliği) onların bir arada yaşamasını gerektirmiş ve böylece toplum hayatı ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda toplum hayatı da insanları tarihsel süreç içerisinde değiştirmiş ve insanların toplumsal yaşamdan etkilenen ve hatta belirlenen varlıklar olması üzerinde etkili olmuştur. Ancak burada önemli olan insan mı?, toplum mu?, ayrımı değil, insan ve toplum arasındaki etkileşimdir. İnsan ve toplum bir bütünün iki önemli yüzü ve gerçekliğidir.
Toplum yapısı çeşitli türden grupları ve bu grupların organizasyonunu içerir. Sosyolojik açıdan toplum en büyük, en karmaşık ve en gelişmiş sosyal gruptur. Toplumu bir tür gruplar ağı veya organizasyonu şeklinde ele almak olanaklıdır. Coser (1985:3)’a göre toplum, örgütlü insan grupları arasındaki etkileşim kalıplarına verdiğimiz bir isimdir. Gruplar içinde ve gruplar arasındaki etkileşimin örüntülenmesi veya kalıplaşması toplumsal yaşamın düzenliliğini işaret eder. Oldukça karmaşık toplumlar da bile sosyal yaşamın dikkatli bir gözlemi, toplumsal yaşamda kaos ve kargaşa yerine düzenliliğin olduğunu ortaya koyar. Örneğin; sabahleyin evimizden ayrılıp işimize giderken genellikle içinde yaşadığımız sosyal dünyanın dünkü gibi olacağını umarız veya böyle bir beklenti içinde yaşarız. Bu düşünüş toplumsal yaşamın öngörülebilirliğini de ifade eder. Ancak, sosyal yaşamın bu düzenli yapısı onun şaşırtma, uyumsuzluk, gerilim ve sosyal gruplar arasındaki çeşitli türden anlaşmazlıkları içermemesi anlamına gelmez. Sosyal yaşam bu ve benzeri süreçleri de içermesine rağmen tüm bu süreç ve oluşumlar belirli kural, ilke ve kalıplarla ortaya konur. Örneğin;işçi ve işverenler arasındaki çatışmalar ve anlaşmazlıklar sendika, grev, lokavt toplu iş sözleşmesi gibi kurum ve örgütlenmelerle düzenlenmiştir. Çatışmaların topluluğun istikrarını bozduğu durumlar genellikle bir değişim durumunu ifade eder. Bu sürecin yöneldiği durum göreli de olsa yeni bir denge veya istikrardır.
Toplum kavramı sosyolojide merkezi bir kavramdır. Sosyal grup boyutu kadar diğer boyut ve özellikleri de vardır. Giddens (2002:621)’a göre bir toplum belirli bir toprak parçasında yaşayan , ortak bir politik otorite sistemine tabi olan ve çevrelerindeki çeşitli gruplardan (toplum) ayrı bir kimlikleri olduğunun farkında olan bir insan grubudur. Giddens’ın bu tanımı açısından örneğin; Türk toplumu, İngiliz toplumu, Amerikan toplumu,… bir toplumdur.
Toplum kavramının çözümlenmesinde kültür ve kurumlar da önemli bir yere sahiptir.Kültür toplum yaşamının kurucu ögelerinden birisini oluşturur. Toplumsal yaşamın çeşitli alanları kültürle bir yapıya bir düzene kavuşur. Bauman (1998:163) kültürü “ yapay düzen kurma işi” olarak tanımlar. Bu yapay düzen insanın toplum halinde yaşamasının zorunlu bir sonucu veya gereği olarak ortaya çıkar ve insan ilişkilerini düzenleme, insanların çeşitli türden ihtiyaçlarını karşılama işlevlerini yerine getirir. Kültür, bu bağlamda insani; insana özgü ve toplumsal bir karaktere sahiptir. Fichter (1990:120) kültürü “insan ürünü” olarak değerlendirir.
Sosyolojide kültür kavramı bir grubun (az yada çok geniş ) üyelerinin ortak edinimlerinin bütünü ifade eder. Bu edinimler şeyleri algılamada, yapılanları değerlendirmede bilinç dışı ve sürekli referans işlemi görerek, davranışların yönlendirilmesinde etkili olurlar. (Muchielli,1991:9).
Kültürün insan davranışları için referans oluşturması toplumsal açıdan oldukça önemlidir. Bir toplumda bireyler arası ilişkilerin düzenlenerek toplum hayatının meydana geldiği bilinmektedir. Kültür, sosyal kurumlarla çok sıkı bir ilişki içinde bulunur. Sosyal kurumlarda temel olarak toplum içerisinde bireyler arasındaki sosyal ilişkileri düzenler. Fichter (1990:123) kültür ve kurumlar arasındaki ayrımın daha çok analitik olduğunu söyleyerek kültürü toplumdaki kişilerin ortaklaşa paylaştıkları toplam kurumların bileşkesi olarak tanımlar. Aynı sosyologa göre , kurum kültürün en geniş parçasını oluşturur. Kültürün en küçük ve indirgenemez temel oluşturucusu yürürlükteki davranış örüntüsüdür. Sosyal rol, statü ve etkileşim formları ise sosyal kurumların oluşturucuları olarak değerlendirilir. Kültür bünyesinde bir topluma veya gruba ait temel değer, norm ve davranış kalıplarını içerir. Bir toplumun kültürü onun inançları, ahlakı , sanatı , hukuku, dili, gelenek, görenek örf ve adetlerden oluşan karmaşık bir bütündür. Sosyal kurumlar ise düzenlenmiş, tesis edilmiş veya yapılanmış davranış örüntüleri ve bunlardan oluşan sosyal bütünlerdir.
İnsanlar toplumsal yaşam içerisinde gereksinimlerini karşılamak için diğer insanlarla sosyal ilişkilere girerler. Çünkü, insanlar gereksinimlerini tek başlarına karşılayamazlar. Örneğin; beslenmek, giyinmek,evlenmek,güvenlik, sevgi gibi gereksinimlerimiz tek başımıza karşılayamadığımız , diğer insanlarla ilişkiyi içeren sosyal boyutlu ihtiyaçlarımızdır.
Sosyal ilişki ve etkileşimin toplum hayatı için en temel önemi grup oluşumunu, grup yaşamını ve bu yaşamla ilgili yapıları; kalıpları ortaya çıkarmasıdır. Sosyal ilişki ve etkileşimin bu bağlamda içinde yaşadığımız karmaşık modern toplum da dahil, bütün sosyal oluşum ve yapıları ortaya çıkaran temel bir toplumsal süreçtir

ANTHONY GİDDENS









Anthony Giddens, (Baron Giddens, d. 18 Ocak 1938), İngiliz toplumbilimci.
Yapılandırma kuramı ve modern toplumlar üzerindeki bütünsel görüşleriyle tanınır.
Sosyoloji alanındaki en önemli modern bilimcilerden biridir. 29 dilde yayımlanan 34'ten fazla kitabıyla, yılda birden fazla kitap yayınlamış bir yazardır. John Maynard Keynes'den sonra İngiltere'nin en tanınan sosyal bilimcisidir.
Akademik hayatında üç önemli aşama belirlenebilir:
İlki, klasiklerin bir yeniden yorumlanmasına dayanan,
toplumbilimin kuramsal ve yöntembilimsel olarak anlaşılmasını ortaya koyan, toplumbilimin ne olduğuna dair yeni bir ufku içeren kısımdır. Bu dönemin büyük çalışmaları Kapitalizm ve Modern Toplum Kuramı(1971) ve Toplumbilimsel Yöntemin Yeni Kuralları(1976) dır.
İkinci aşamada Giddens ikisine de bir öncelik tanımadan
yapılandırma kuramını geliştirdi, ajansın ve yapının çözümlemesi. Bu dönem çalışmaları, Toplum Kuramında Merkezi Sorunlar(1979) ve Toplumun Oluşumu(1984)gibi, ona toplumbilimsel arenada uluslararası bir ün getirdi.
Son dönem ise
modernite, küreselleşme ve siyaset, özellikle modernitenin toplum hayatı ve birey yaşamı üzerine etkisi.Bu dönem onun postmoderniteyi eleştirmesini ve Modernitenin Sonuçları(1990), Modernite ve Kimlik(1991), İçtenliğin Dönüşümü(1992), Solun ve Sağın Ötesinde (1994) ve Üçüncü Yol: Sosyal Demokrasinin Yenilenmesi (1998)'de görülebilen, siyasette "ütopyacı gerçekçi" üçüncü yol tartışmaları ile belirginleşmektedir.

Yaşam Öyküsü
Giddens
Edmonton, Londra'da doğdu, Londra Ulaşım'da çalışan bir katibin oğlu orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Ailesinde üniversiteye giden ilk kişiydi.İlk akademik derecesini Hull Universitesi'nden 1959'da aldı, daha sonra The London School of Economics'ten Master derecesini aldı, bunu 1974'te Cambridge Üniversitesi'nden alınan PhD derecesi takip etti. 1961'de toplum psikoloji öğrettiği Leicester Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. İngiliz toplumbiliminin gelişim yerlerinden biri olan Leicester'da, Norbert Elias'la tanıştı ve kendi kuramsal pozisyonunu oluşturmaya başladı. 1969'da , İktisat Fakültesi'nin bir alt bölümü olacak Toplumsal ve Siyasal Bilimler Komitesi(SPS)'nin oluşumuna yardım edeceği Cambridge Üniversitesi'nde bir pozisyona atandı.

Türkçe Yayınlanan Eserler
Sosyoloji
Anthony Giddens; Yayına Hazırlayan: Cemal Güzel, Hüseyin Özel Ayraç Yayınevi; Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Bilim; Türkçe (Orijinal Dili İngilizce) 673 s. 16.5 x 24 cm. Ankara, Nisan 2000, 1. Baskı
Modernliğin Sonuçları


Anthony Giddens Ayrıntı Yayınları; Sosyoloji; 1994, 1. Baskı, 14x20, 178 sayfa, Türkçe, K.Kapak, ISBN 9755390685.


Mahremiyetin Dönüşümü / Modern Toplumlarda Cinsellik, Aşk ve Erotizm
Anthony Giddens; Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan; Tercüme: İdris Şahin Ayrıntı Yayınları; Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Bilim, Tıp-Sağlık; Türkçe (Orijinal Dili İngilizce) 186 s. 13.5 x 19.5 cm. İstanbul, Ağustos 1994
ISBN 9755390693 1. Baskı


İleri Toplumların Sınıf Yapısı / Marksist Yaklaşımın Eleştirisi
Anthony Giddens; Tercüme: Ömer Baldık Birey Yayıncılık; Sosyal Bilimler, Felsefe, Siyasal




Bilim; Türkçe 414 s. 13.5 x 19.5 cm. İstanbul, Mart 1999 ISBN 9758257080
Retorik Hermeneutik ve Sosyal Bilimler / İnsan Bilimlerinde Retoriğe Dönüş


Hüsamettin Arslan; Yazı: Allan Megill, Anthony Giddens, Donald N. McCloskey, Gerald L. Bruns, Hans Georg Gadamer, John S. Nelson, Richard Bernstein, Richard Rorty, Steven Seidman, Zygmunt Bauman Paradigma Yayınları; Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Felsefe; Türkçe 388 s. 1. Hamur 16.5 x 24.5 cm. İstanbul, Şubat 2002 ISBN 9757819271, 1. Baskı


Sosyal Teorinin Temel Problemleri: Sosyal Analizde Eylem Yapı ve Çelişki
Anthony Giddens; Çeviren: Ümit Tatlıcan Paradigma Yayınları; Toplumbilim (Sosyoloji); İstanbul, 2005, 603 sayfa, Türkçe, Karton Kapak,
ISBN 9750024516.
Metafiziğe Giriş


Ahmet Cevizci, Anthony Giddens, Derleme, Edibe Sözen, Hakkı Hünler, Hüsamettin Arslan, John Locke, Martin Heidegger, Otto Pöggeler; Derleme: Ahmet Cevizci; Tercüme: Ahmet Cevizci, Anthony Giddens, John Locke Paradigma Yayınları; Sosyal Bilimler, Felsefe; Türkçe 333 s. 1. Hamur 14 x 21.5 cm. İstanbul, Eylül 2001 ISBN 975781914X, 1. Baskı
Elimizden Kaçıp Giden Dünya


Anthony Giddens; Çeviren: Osman Akınhay Alfa Basım Yayım Dağıtım; Siyasal Bilimler, Ekonomi ve Finans : Küreselleşme; İstanbul, 2000, 13,5 x 19,5 cm, 110 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9753163266.


Modernliği Anlamlandırmak / Anthony Giddens'la Söyleşiler
Anthony Giddens, Christopher Pierson; Tercüme: Murat Sağlam, Serhat Uyurkulak Alfa Basım Yayın; Genel, Biyografi-Otobiyografi, Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Siyasal Bilim; Türkçe (Orijinal Dili İngilizce) 250 s. 13.5 x 19.5 cm. İstanbul, Haziran 2001
ISBN 9753168217, 1. Baskı
Sosyoloji / Eleştirel Bir Yaklaşım


Anthony Giddens; Tercüme: M. Ruhi Esengün Birey Yayıncılık; Sosyal Bilimler, Sosyoloji; Türkçe 160 s.13 x 19.5 cm. Erzurum,1994 ISBN 9757849146,3. Baskı
Tarihsel Materyalizmin Çağdaş Eleştrisi


Anthony Giddens; Tercüme: Ümit Tatlıcan Paradigma Yayınları; Felsefe; 2000, 1.Baskı, 13x20, 286 sayfa, Türkçe, K.Kapak, ISBN 9757819166.
Üçüncü Yol / Sosyal Demokrasinin Yeniden Dirilişi


Anthony Giddens; Tercüme: Mehmet Özay Birey Yayıncılık; Sosyal Bilimler, Siyasal Bilim, Politika; Türkçe (Orijinal Dili İngilizce) 174 s. 13 x 19.5 cm. İstanbul, Mayıs 2000 ISBN 9758257560, 1. Baskı

Anthony Giddens Sosyolojisi


Ali ESGİN; Anı Yayıncılık; Sosyoloji; Türkçe 483 s. Ankara, 2005, 1. Baskı
Üçüncü Yol Arayışları ve Türkiye
Alan Zuege, Anthony Giddens, Derleme, E. Fuat Keyman, Erbatur Çavuşoğlu, H. Tarık Şengül, Hasan Bülent Kahraman, Murat Cemal Yalçıntan, Sevgi Yöney, Turan Gökaltay; Hazırlayan: Anthony Giddens, E. Fuat Keyman, H. Tarık Şengül, Murat Cemal Yalçıntan, Sevgi Yöney, Turan Gökaltay Büke Yayınları; Sosyal Bilimler, Siyasal Bilim, Politika; Türkçe 364 s. 13.5 x 21.5 cm. İstanbul, Kasım 2000
ISBN 9758454250, 1. Baskı


Elimizden Kaçıp Giden Dünya / Küreselleşme Hayatımızı Nasıl Yeniden Şekillendiriyor?
Anthony Giddens Alfa Basım Yayın; Sosyoloji; 2000, 110 sayfa, Türkçe, K.Kapak,
ISBN 9753163266.


İleri Toplumların Sınıf Yapısı Marks'ın Sınıflar Teorisi, Sonraki Teoriler ve Eleştirel Değerlendirmeler
Anthony Giddens; Türkçesi: Ömer Baldık Birey Yayıncılık;
Max Weber Düşüncesinde Siyaset ve Sosyoloji
Anthony Giddens; Tercüme: Ahmet Çiğdem Vadi Yayınları; Sosyal Bilimler, Sosyoloji, Siyasal Bilim; Türkçe (Orijinal Dili İngilizce) 82 s. 13.5 x 19.5 cm. Ankara, 1996
ISBN 9757726087, 1. Baskı: Nisan 1992, 2. Baskı


Modernliği Anlamlandırmak Anthony Giddens'la Söyleşiler
Anthony Giddens, Christopher Pierson; Çeviren: Serhat Uyurkulak Alfa Basım Yayıfa, Türkçe, Karton


Sağ ve Solun Ötesinde
Anthony Giddens; Tercüme: Müge Sözen, Sabir Yücesoy Metis Yayınları; Siyasal Bilim; 2002, 1.Baskı, 13,5x19,5, 254 sayfa, Türkçe, K.Kapak, ISBN 9753423802.
Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori


Anthony Giddens; Tercüme: Tuncay Birkan Metis Yayınları; Sosyal Bilimler, Sosyoloji; Türkçe (Orijinal Dili: İngilizce); ISBN 975-342-263-6; 13 x 19.5 cm; 276 s.; İstanbul Ocak 2000
Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori: Toplumsal Düşüncenin Klasik ve Çağdaş Temsilcileriyle Hesaplaşmalar


Anthony Giddens; Çeviren: Tuncay Birkan Metis Yayınları; İstanbul, 2001, 13.5 x 19.5 cm., 277 sayfa, Türkçe, Karton kapak, ISBN 9753422636.
Sosyal Teorinin Temel Problemleri
Anthony Giddens; Tercüme: Ümit Tatlıcan Paradigma Yayınları; Felsefe; 2005, 1.Baskı, B.Boy, 604 sayfa, Türkçe, K.Kapak,
ISBN 9750024516.
Sosyoloji Eleştirel Bir Yaklaşım
Anthony Giddens; Çeviren: M. Ruhi Esengün; : İsmail Öğretir Birey Yayıncılık; Toplumbilim (Sosyoloji); Erzurum, 1994, 13 x 19.5 cm, Türkçe,
ISBN 9757849146.
Sosyolojik Yöntemin Yeni Kuralları
Anthony Giddens; Tercüme: Bekir Balkız, Ümit Tatlıcan Paradigma Yayınları; 2003, 1.Baskı, 13x20, 228 sayfa, Türkçe, K.Kapak,
ISBN 9757819352.
Tarihsel Metaryalizmin Çağdaş Eleştirisi
Anthony Giddens Paradigma Yayınları; İstanbul , 2000, 15.5 x 23.5 cm., 286 sayfa, Türkçe,
Karton kapak,
ISBN 9757819166.
Toplumun Kuruluşu
Anthony Giddens; Çeviren: Hüseyin Özel Bilim ve Sanat Yayınları; Modern Batı Felsefesi; Ankara , 1999, 15.5 x 23.5 cm., 480 sayfa, Türkçe, Karton kapak,
ISBN 9757298298.
Ulus - Devlet ve şiddet
Anthony Giddens; Türkçeleştiren: Cumhur Atay Devin Kitap Yayın Dağıtım; Toplumbilim (Sosyoloji); İstanbul, 2005, 1. baskı, 15.5 x 23.5 cm., 487 sayfa, Türkçe, Karton Kapak,
ISBN 975647212X.

MAHALLE BASKISI-2




Dün bahsettiğimiz kültür çatışmasının varlığına rağmen Tanzimat, Cumhuriyet'in kendisine yönelik en büyük eleştirisi olan ikili (dualist) yapısı sayesinde bir yurttaşlık dini yaratılması gayretlerini oldukça düşük seviyede tutmakla beraber "iyi, doğru, güzel ve hakkaniyete uygun" gibi değerlere İslâmî referanslarla yaklaşabiliyordu.
Dine karşı oldukça sert tavırlar alan İkinci Meşrutiyet Garpçılarının da en önemli meselesi dinin yer almayacağı geleceğin toplumunda (bu düşünce on dokuzuncu asır sonunda tüm dünyada yaygın bir entelektüel kanaat idi) onun yerine geçecek bir felsefe oluşturmaktı. Zannedilenin tersine, Osmanlı materyalist hareketinin önde gelen isimleri kendilerini çok etkileyen Ludwig Büchner ve Alman vülger materyalizminin temel tezi olan "dinin olmayacağı gelecek toplumunda bilimin kendi felsefesini yaratacağı" tezine katılmıyorlardı. Naturphilosophie de dahil her türlü felsefeyi şarlatanlık olarak gören Büchner'in her konunun bilimle açıklanabildiği, şüphenin var olmadığı toplumda felsefesizliğin felsefe olacağı fikrine karşı, Osmanlı materyalistleri bir felsefenin gerekli olduğunu düşünüyorlardı. Her şeyin madde olduğunu söylemek bilimsel olarak tatmin edici olabilirdi; ama bu felsefî açıdan ciddî sorunları beraberinde getiren bir yaklaşımdı. Nitekim, Beşir Fu'ad Bey, Büchner'in temel tezlerine katılmakla birlikte, pozitivizmin söz konusu felsefî boşluğu dolduracağını düşünüyor, Baha Tevfik Bey dört elle Ernst Haeckel'in Monizm'ine sarılıyor, Dr. Abdullah Cevdet Bey ise daha da ileri giderek Büchner'in fikirlerini, Maine de Biran'dan Bergson'a ulaşan ahlâkçı ve ruhçu bir felsefî çizgiye yerleştirilebilmesi mümkün Jean-Marie Guyau'nun temel tezleriyle bağdaştırmaya çalışıyordu. Guyau, Esquisse d'une morale sans obligation, ni sanction (Vecibesiz ve Müeyyidesiz Bir Ahlâkın İcmâli) ve L'irréligion de l'avenir (İstikbâlin Din Yokluğu) başlıklı çalışmalarında geleceğin toplumunda dinin ortadan kalkması sonrasında yaşanacak sorunları ele alıyor ve "dinsizliğin" toplum için yararlı olmadığını savunarak, her türlü vecibe ve müeyyideden âzâde, bireyi felsefî anlamda dindar kılacak bir ahlâk yaratılmasının gerekliliğine işaret ediyordu. Bu çalışmaları Türkçeye tercüme eden Abdullah Cevdet Bey de Osmanlı/Türk entelektüellerinin temel vazifesinin bu olduğuna inanıyordu. Kendisinin İslâm'ın bir din olarak gereksizliğine inanmasına karşın onun geleceğin ahlâkının yaratılmasında ciddî bir dayanak olacağını düşünmesi ilginçtir. Bu amaçla kaleme aldığı Fünûn ve Felsefe ve Felsefe Sânihaları adlı çalışması Osmanlı materyalistlerinin hem bu alandaki çabalarını ne kadar derinleştirdiklerini ve hem de idealizmi ne denli içselleştirdiklerini ortaya koyması bakımından gösterilebilecek en ilginç misâllerden birisidir. Meselâ Abdullah Cevdet Bey gerçek materyalizmin, en aşırı boyutuyla, bireylerin ölümden sonra maddî zevklerle mükâfatlandırılacaklarını, yeniden ete kemiğe bürüneceklerini savunan dinlerde mevcut olduğunu, buna karşılık önerdiği felsefî dindarlığın daha idealist olduğunu iddia ediyordu.
Cumhuriyet modernleşme projesi ve topluma nüfûzu
ardin'in Cumhuriyet Modernleşme Projesi'nin topluma nüfûz ve benimsenme alanındaki nisbî başarısızlığının temel nedeninin ideolojik sığlık olduğu görüşüne katılmamak mümkün değildir. Vülger olarak yaftalanan bir ideolojinin daha da sulandırılan şekliyle, Toynbee'nin övgülerine karşılık, oldukça popüler eserler ortaya koyan ve dünyanın ihtilâllerle değil eğitimle kurtarılabileceği dışında bir mesajı olmayan Herbert Goerge Wells'in tarih anlayışına ve Gustave Le Bon seçkinciliğine dayanan, Türk Tarih ve Dil tezlerini merkezine yerleştiren bir ideoloji için gerek üretildiği dönem açısından, gerekse de genel olarak değerlendirildiğinde bunun ötesine giden bir yorum yapabilmek oldukça zordur.
Ancak meseleyi sadece bu sığlığa indirgeyerek onunla açıklamaya çalışmak fazla da anlamlı değildir. Buna ek olarak erken Cumhuriyet ideolojisi topluma nüfûz alanında üç temel sorunla karşılaşmıştır. Şiddetle eleştirdiği Tanzimat sonrası ikiliğinin yerine "yeni"nin tekelini savunan bu ideoloji değerlere İslâmî ve geleneksel referanslarla ulaşabilme imkânından neredeyse yoksun kalmıştır. Adalet ile mülk, vergi ile kutsallık arasında kurulmaya çalışılan bağlantılar, "şeriatın kestiği parmağın acımayacağı" benzeri atıflar ise bu alanda yetersiz kalmışlardır. Tanzimat ricâli ve kendilerini takip eden İttihatçılar benzeri modernleşme taraftarları ihtiyaç duyduklarında Meşihat'ı devreye sokabilirken, Diyanet İşleri bu konuda Cumhuriyet'e oldukça zayıf bir destek sağlayabilmiştir. İkinci olarak yeni rejimin yurttaşlık (civic) dini yaratılması alanındaki çabaları toplumun derin tabakalarına nüfûz edememiştir. Mustafa Kemal'in, Âfet İnan tarafından 1931 yılında yayınlanan Vatandaş İçin Medenî Bilgiler kitabının gerçek yazarı olması, Cumhuriyet'in kurucusunun konunun ehemmiyetini kavradığını gösterir. Ancak günümüzdeki resimden yola çıkarak bu alanda ortaya konan çabaların yeterli olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Yaratılan yurttaşlık dininin, din ile ilişkisinin sorunlu ise nüfûzun sınırlı kalmasının önemli bir nedeni olmuştur. Günümüzde "Alo Fetva" hatlarında yaşanan yoğunluk bu sınırlılığın ilginç yansımalarından birisidir. Bunun nedeninin ise Cumhuriyet'in devraldığı mirâs ve İslâmiyet'in kendine özgü hususiyetleriyle, toplumda salmış olduğu derin köklerden kaynaklandığını söylemek pek de yanlış olmaz. Halbuki, Amerika misâlinde görüldüğü gibi Virginia Company (1609) ve Kolonisi'ne kadar geri götürülebilecek, dine karşı tavır almayan ama seküler ve "yurttaşlık" temeline dayalı "civic" dinler yaratmaya çalışan ideolojiler topluma çok daha fazla nüfûz edebilmişlerdir. Cumhuriyet tecrübesine benzer misâlleri ele alacak olursak meselâ Şintoizm gibi aslında bir "milliyetçilik dini" olan ve Japonların tüm dünyada eşi bulunmayan bir halk olduğu, İmparatorun bu çerçevede kutsallığını savunan bir "yurttaşlık dini" 1868 sonrasında topluma ciddî biçimde nüfûz sağlayabilmiş, Budizm gibi pasifist bir dine karşın bireyleri "kutsal savaş"lar yapmaya ikna edebilmiştir. Ancak benzer kavramsallaştırmalar yapan erken Cumhuriyet ideolojisinin, asırlarca İslâmî değerlerle belirlenen bir ideolojiyle yönetilmiş, 1839 sonrasında ise ikili yapısına karşın bu değerleri referans olarak kullanmayı sürdürmüş bir yapının mirasçısı olduğu unutulmamalıdır.
Üçüncü ve belki de en mühim sorun ise Cumhuriyet ideolojisinin fazlasıyla etkilendiği İkinci Meşrutiyet Garpçılığı'nın tersine Alman vülger materyalizminin temel tezinin doğruluğuna duyduğu kuvvetli inançtan kaynaklanmıştır. Bilimin kendi ahlâkını yaratacağı, bunun dışında bir felsefeye gerek olmadığı fikri, yaygın kabule mazhar bir yurttaşlık dini de yaratamayan bir toplumda önemli bir boşluk yaratmıştır. Hayatta en hakiki yol göstericinin bilim olduğu anlamlı bir tezdir; ama bunun her türlü toplumsal sorunun ilacı olduğunu düşünmek yanıltıcı olabilir. Benzeri şekilde yaşam tarzının bir dizi alt değeri de kapsayan bir "üst değer" olduğu fikri de toplumsal değişim yaratma alanında ciddî sıkıntılar yaratabilir.
Günümüz toplumu, erken Cumhuriyet ideolojisi ve değerler
unların da ötesinde erken Cumhuriyet ideolojisinin otoriter niteliği ve ideolojik tekelciliği kendisine bir yandan temel tezlerini topluma benimsettirme konusunda faydalar temin ederken diğer yandan da ciddî tepkilerle karşılaşmasına neden olmuştur. Toplumsal hayatın her alanını, insanlığın tarih ve geleceğini açıklamaya çalışan, derin tarihî, sosyolojik ve iktisadî tahlillerin ürünü olan Marksist ideolojinin değişik ülkelerde tekelci yolla benimsettirilmesinde karşılaşılan güçlükler sorunun bu boyutunun ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Buna karşın, Cumhuriyet ideolojisinin topluma en ufak bir etkisinin olmadığını savunmak da hatalı olur. Böylesi bir tez ancak son dönem Osmanlı toplumu hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmamakla ortaya konulabilir.
Günümüzde yaşadığımız sorun oldukça derindir ve "mahalle baskısı" benzeri bir kavramsallaştırmayla açıklanabilmesi de zordur. Erken Cumhuriyet ideolojisinin değişik adlarla güncel koşullara uyarlanarak yeniden üretilmesi ve bu ideolojinin tüm toplumca benimsenmesinin gerekliliğinin vurgulanması bir yandan toplumun bir ideal olarak benimsediği çoğulculukla çatışmakta, öte yandan ise yirminci asrın ilk yarısının ürünü olan bir kavramsallaştırma bütünü ile yirmi birinci asır toplumunun sorunlarına çözüm aranılması benzeri bir açmazla karşılaşmaktadır. Profesör Mardin'in vurguladığı gibi bu ideolojinin meselâ Marksizm benzeri bir derinliğinin olmaması onun günümüzde anlamlı bir ideolojik çerçeve olarak kullanılmasını daha da zorlaştırmaktadır. Nitekim ona böylesi bir derinlik kazandırmaya çalışan iki girişim de başarılı olamamışlardır. Bu ideolojiyi Marksist iktisat temelli bir sol inkılâpçılığa dönüştürmek isteyen Kadro hareketi bizzat Cumhuriyet liderleri tarafından engellenmiş; Recep Peker, Kâzım Nâmi Duru gibi CHP önde gelenleri tarafından onu bir yandan Léon Bourgeois'nın tesanütçülüğüne, öte yandan da dinin yerini alacak Türk Tarih tezine dayalı Türk milliyetçiliğine eklemleştirmeye çalışan Ülkü hareketi de fazla yol alamamıştır. Benzer çabaların günümüzde çok daha ciddî sorunlarla karşılaşmaları fazla şaşırtıcı değildir.
Bu sorunun günümüzde lâikliğin bir din haline getirilmesi ve "lâik birey" yaratılmasıyla halledilebileceği tezinin de benzeri bir sığlıkla malûl olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Bu tür bireyin hayat tarzı sınırları dışına çıkamayan, somut ötesine geçemeyen bir "din" ile "iyi, güzel, doğru, hakkaniyete uygun" benzeri değerlere ulaşabileceğini düşünmek de ancak konunun önemini anlamamakla mümkün olabilir.
Türk toplumu böylesi soyut değerleri tanımlayabilme, onları günlük yaşamında karşılaştığı sorunlar çerçevesinde somutlaştırma alanında önemli sorunlar yaşamakta, bu alanda ciddî bir kültürel çatışma yaşamaktadır. Bu basit bir Cumhuriyet-Osmanlı mücadelesi değildir ve kökleri bir hayli eski tarihlere gitmektedir. Bu meseleye "yobazlık," "gericilik," "Cumhuriyet düşmanlığı," "bilim karşıtlığı" benzeri söylemlerle yaklaşılması ise onun hallini değil, anlaşılmasını dahi imkânsız kılar. Profesör Mardin böylesine ehemmiyeti haiz bir konuyu tartışmaya açarak Türk entelektüel hayatına yeni bir katkıda bulunmuştur. Bu yazıyı, kendisinin dediği gibi bu konuları tartışmanın ciddî bir kabahat olarak görülmesinden yanlış bir yaklaşım olamayacağını belirterek bitirmek ise herhalde anlamlı olur.

MAHALLE BASKISI-1



Türk toplumbilimciliğinin önde gelen isimlerinden Profesör Şerif Mardin'in farklı yorumlara tabi tutulan "Mahalle Baskısı" kavramsallaştırmasına açıklık getirmek üzere katıldığı bir toplantıda söyledikleri, erken cumhuriyet ideolojisi ve onun günümüzdeki yorumlarının da tartışılması sonucunu doğurdu.
Profesör Mardin parlak toplumbilimciliğinin yanı sıra Osmanlı/Türk entelektüel tarihi çalışmalarına büyük katkılar yapmış bir akademisyen olarak, "tarihsizliği" içselleştiren, bunun da ötesinde tarihsizleştirmeyi kutsayan güncel Türk sosyal bilimciliğinin farkına dahi varamadığı pek çok noktanın altını çizerken, mahallenin bir toplumsal yapı olarak Osmanlı cemiyetindeki önemini vurgulamıştı

Kendisinin de değindiği gibi geleneksel Osmanlı dünyasında "mahalle" basit bir mekân, idarî birim değil, mütemmim cüzlerinin kendisiyle eklemleştiği, yaşam ve onunla ilişkilendiren karmaşık sorunlara cevap veren bir yapı ve alan olmuştur. Profesör Mardin'in ifadesiyle "Bu alan yalnız çok kompleks bir alan. Çünkü o alanda yalnız mahalle yok. Mahallenin içindeki cami var, caminin imamı var, imamın okuduğu kitaplar var, tekke var, tarikat var. Ondan sonra külliyeler var, esnaf var. Mahalle budur, mahalle bütün bunların bir bütün olarak çalışmaya başlaması, çalışmış olmasıdır." Değerli akademisyen, bu yapıyı kendi reform projesine rakip olarak gören Cumhuriyet'in karşı bir yapı inşa etmeye çalıştığını ancak süreç içinde yenik düştüğünü savunmaktadır. Bizzat kendi ifadesiyle dile getirecek olursak "Cumhuriyette bu strüktür ne oldu? Bu strüktür şöyle bir gelişme gösterdi; bu strüktüre bir rakip geldi. Allah Allah ne biçim bir rakip? Öyle bir rakip ki bu strüktürün, bu yapının karşısında öğretmen, okul, öğrenci, öğrencinin kitabı, ondan sonra ve cumhuriyetin öğretmenle birlikte getirmiş olduğu bütün bir inşa var ve bu inşa aslında mahalle strüktürüne rakip bir inşa. Şimdi uzun vadede bu inşanın, bu iki inşanın birbiriyle rekabetinde bir tanesinin kaybettiğini görüyoruz."
Profesör Mardin'in tahlili oldukça ihmal edilen bir hususu, soyut toplumsal ideallerin gerçek hayata ne tür somut alanlarda ve nasıl geçirildiğini ele alması nedeniyle büyük önem taşımaktadır. Toplumbilimciliğimiz bu tartışmayı genellikle fikir tahlili düzeyinde yaptığı, diğer bir ifadeyle, ideallerin gerçek yaşamda bireylere hangi katmanlardan geçerek ulaştıkları ve bu süreçte ne gibi değişikliklere uğradıkları konularıyla fazla ilgilenmediği için konuya bu bağlamda değinilmesi bile ciddî bir katkı olarak yorumlanmalıdır. Bununla beraber konunun tarihî kopuş tezi çerçevesinde tahlili ve mahalle eksenli bir Osmanlı-Cumhuriyet rekabeti düşünülmesi yerine, bilhassa Tanzimat sonrasında, bir yapı ve yaşam alanı olarak mahallenin değişiminin incelenerek bu yapının, toplumsal ideallerin bireylere aktarılması, gelenek oluşturulması ve davranış kalıpları belirlenmesindeki etkisinin anlaşılması daha anlamlı bir çerçeve çizebilir.
Değişim döneminde Osmanlı mahallesi
Tüm mütemmim cüzleriyle beraber anlamlı ve uyumlu bir bütün olarak işleyen, bir toplumsal yapı ve yaşam alanı olarak bireylerin davranışlarını şekillendiren Osmanlı mahallesi, bilhassa on dokuzuncu asır ortalarından itibaren, ciddî bir değişime uğramıştır. Her şeyden evvel unutulmaması gerekir ki, bu dönemde mahalle gelenek ve kültürünü toplumsal idealler ve "iyi, doğru, güzel, hayırlı, hakkaniyete uygun" gibi değerlere bağlayan hisbe teşkilâtı benzeri kurumlar ortadan kalkmıştır. Bu bağlamda ele alındığında Yeniçeriliğin (1826) ve daha sonra İhtisab Nâzırlığı'nın kaldırılması, (1854) bunların yerine modern anlamıyla belediyecilik yapan Şehremaneti'nin kurulmasının önemli bir kırılma noktasını oluşturduğu unutulmamalıdır. Bu değişim neticesinde bir anlamda gelenek, ideal ve bunların ilişkilendirildikleri felsefî değerlerlerle idare, kanunî çerçeve ve uygulama arasındaki soyut bağlantı kopmuş oluyordu. Bunun "mahalle" üzerindeki etkisi küçümsenmemelidir. Yeniçeri ya da İhtisab Ağası tartıda hile yapan esnaf ya da uygunsuz davranışta bulunan bireyi "el-emr bi'l ma'ruf ve'l nehy-i 'an el-münker" ilkesi çerçevesinde cezalandırıyorlardı. Mahalle ise gerektiğinde onları toplumun ideallerine ve kutsalına aykırı davranmaları nedeniyle kınıyor, dışlıyordu. Diğer bir ifadeyle, sattığı malı eksik tartan esnaf ya da mahallenin belirlediği davranış kalıplarının dışında hareket eden bireylerle ilgili işlemler, "İnsan nedir?" "Hayatın anlamı nedir?" benzeri felsefî sorulara da cevap veren, doğruluğu hakkında mahalle sakinlerinin en ufak bir şüphe dahi duymadıkları kutsal bir geleneğe bağlanmaktaydı. Sıklıkla savunulduğunun tersine, Osmanlı düşüncesinin on yedinci asır sonrasında ciddî bir felsefî akım yaratmamış olması, bu alanda bir sorun yaratmamıştır. Mahallenin bireyi süzüle süzüle, yorumlanarak kendisine gelen geleneğin kaynağı ve sıhhati konusunda herhangi bir şüphe duymamaktaydı, ki önemli olan da buydu. Belediye nizâmlarına aykırı davranış nedeniyle cezalandırılmak ise bir yurttaşlık dini (civic religion) yaratılmadığı sürece böylesi bir felsefî rahatlığı sağlamaktan oldukça uzak kalıyordu. Mardin'in işaret ettiği gibi temelde göze hitap eden Cumhuriyet belediyecilik anlayışı bu açıdan mahalle kültürüne ve onun kendisini bağladığı yüksek ideallere çok daha kuvvetli bir darbe vuruyordu; ama bu değişimi sadece Cumhuriyet'in değişim projesine bağlamak doğru olmayabilir.
Mahallenin sorunları
u değişimin yanı sıra, bilhassa on dokuzuncu asırda ivme kazanan, bir diğer gelişme neticesinde Ahmed Midhat Efendi'nin Alafranga risâlesinde dile getirmeye çalıştığı gibi mahallenin kültürü ve yerleşik geleneklerine karşı yeni seçenekler belirmiş ve bunların bir bölümünün içselleştirilmesi neticesinde bir ikili (dualist) değerler sistemi oluşmuştur. Bu ise "mahalle"nin bir yaşam alanında geleneğe dayalı kurallar koyması ve bunları yüksek idealler ile ilişkilendirmesini güçleştirmiştir. Bu alanda bizzat Tanzimat'ın getirdiği kültürel değişimin bilhassa şehirlerde ne denli etkili olduğu unutulmamalıdır. Ahmed Cevdet Paşa Ma'rûzât'da gerek maddî kültürde, gerekse de davranış biçimlerinde ortaya çıkan değişimi ilginç boyutlarıyla ortaya koyar. Bu dönemde bir yandan evlerde kullanılan eşyalar değişir, birey-nesne ilişkisi farklılaşırken, öte yandan da kadın-erkek ilişkileri dahil davranış kalıpları büyük bir değişime uğramış, meselâ kadının toplumsal alandaki görünürlüğü artmıştır. Dönemi bizzat yaşayan Ahmed Cevdet Paşa, Tanzimat öncesi olağan kabul edilen genç erkeklerle ilişkinin Avrupa değerleri çerçevesinde kınanan ve gizlilik boyutu kuvvetlenen bir davranış haline geldiğini, kadınların görünürlüğünün arttığını, içinde kadınların bulunduğu arabalara işaret etme, bu araçlara kâğıtlar sıkıştırma gibi değişik yöntemlerle ortaya konulan farklı davranış biçimlerinin doğduğunu nakletmektedir. Bu anlamda İstanbul, Beyrut, Selânik gibi şehirlerde "mahalle kültürü" ve değerleri ciddî değişimlere uğramışlardır. Bunun da ötesinde günlük basının ortaya çıkışı ve bilhassa asrın sonlarına doğru yaygın görsel malzeme kullanmaya başlaması mahalle değerleri ve onların davranış biçimlerini şekillendirmesine ciddî sekte vurmuştur. Burada şehir düzeyinde her şeyden öte bir ufuk değişimine işaret etmek gereklidir. Gazetelerin, dergilerin makyaj malzemesi ve korse reklâmı yayınladığı bir toplumda mahallenin geleneği soyut düzeyde yorumlaması oldukça zorlaşmıştır. Bu onun tamamen etkisizleştiği, belli davranış kalıpları önünde bir engel oluşturmadığı anlamına gelmez. Ama yirminci asır başına geldiğimizde artık Profesör Mardin'in vurguladığı türde bir "mahalle"nin en azından büyük şehirlerin bâzı bölümlerinde var olmadığı da tartışılmaz bir gerçektir.
Mahallenin sorgulanması
ğitim alanında on dokuzuncu asırda gerçekleştirilen büyük değişim de geleneksel mahallenin ve onun kültür ve değerlerinin ciddî biçimde sorgulanması sonucunu doğurmuştur. Yeni okullar, medreseler gibi "mahalle"nin parçası olmaktan ziyade gerek onu gerekse de onun ideallerini tartışma konusu yaparak, bir anlamda, mahallenin gelenek tesis tekelini tehdit eden kurumlar olmuşlardır. Meselâ yakın tarihimizde en fazla verilen misâllerden birisi olan Selânik Şemsi Efendi Mektebi, mahallenin, çocukların boyunlarına cüz keselerini asarak, ilâhiler eşliğinde gönderildikleri mahalle mektebi gibi ayrılmaz, onunla uyum halinde bir parçasını oluşturmuyordu. Aynı şekilde Selânik Hukuk Mektebi de bu açıdan Yakub Paşa Medresesi ile kıyaslandığında ortada ciddî bir uyum sorunu görünüyordu. Nitekim mahallenin sorgulanması da genellikle bu yeni eğitimi alan kimselerce yapılıyordu. Bu sorgulama ise toplumumuzun güncel tartışmalarına benzer şekilde "hayat tarzı" üzerinden gerçekleşiyordu. Bu alanda verilebilecek en ilginç misâllerden birisi olan İkinci Meşrutiyet Dönemi'nin önde gelen Garbcılarından Kılıçzâde (Kılıçoğlu) Hakkı Bey'in "Dinsizler" hikâyesi bu tür mahalle kültür ve geleneklerine karşı çıkmaları ve değişik hayat tarzlarından dolayı mahalleli tarafından "Dinsizler Familyası" olarak adlandırılan bir maliye müfettişinin ailesini anlatır:
"Dinsizler. Bu isme mahalleye geldiklerinden bir hafta sonra nâil olmuşlardı. Buna en ziyade sebeb olanlar imamın karısı ile muhtarın vâlidesi idi. İmamın karısı ilk ziyaretinde hânenin kabul günü olmadığı için reddedilmiş; muhtarın vâlidesi de ana ile kızın tuvaletini pek gâvurca bulmuştu... Mescide yağ parası göndermediği için mahalle imamı Hüseyin Efendi, Torbalı Dede'ye mum parası göndermediği için Türbedâr Derviş Mehmed, hânesinde kendi kendini tıraş etdiği için mahallenin hem kahvecisi ve hem berberi olan Necibe'nin Kâzım, şimdiye kadar hiçbir şehadetnâme mühürletmediği için Muhtar Ahmed Bey, hülâsa mahallenin bu suretle ne kadar gayr-ı resmî tahsildarları varsa hepsi birer sebebden dolayı onlara "dinsizler" diyorlardı." Hikâyede mahallelinin eleştirileri de aynı zeminde olurken (meselâ İmam Efendi en önemli eleştirisini "Sen her akşam karıyı koluna tak; oğlanla kızı kol kola ver önüne kat, mahalleler arasından geç" biçiminde dile getiriyordu), Tanzimat öncesi "mahalle" özlemine atıf yapıyordu: "Ah Yeniçerilik devrini nasıl aramazsın. O zamanda hadlerine mi düşmüş... Ah ne günlere kaldık. Padişâh aramaz, Şeyhülislâm karışmaz, zabtiye bakmaz."
Garbcılık hareketi ile din eleştirisinin önde gelen isimlerinden olan Kılıçzâde Hakkı'nın yarattığı ideal tipleri konuşturduğu bu hikâyenin en ilginç yanı şüphesiz on dokuzuncu asır sonu yirminci asır başı İstanbul'unda "mahalle" bağlamında yaşam tarzı, kıyafet benzeri öğelerle belirlenen bir kültür çatışmasının yoğunluğuna işaret etmesidir. Pek tabiî bu çatışma, daha sonraki bir dönemi ele alan Peyami Safa'nın Fatih-Harbiye romanında da dile getirdiği gibi farklı "mahalle"lerde ortaya çıkan değişik yaklaşımlar nedeniyle kolay kolay genelleştirilemez. (Safa'nın kitabının 2006 yılında Mehd-i Temeddün Yayınevi tarafından Farsçaya tercüme edilerek Tahran'da yayınlanmasının bir tesadüf eseri olmadığı da unutulmamalıdır.) Buna karşın Osmanlı mahallesinin değişiminin ve uyum içinde çalışan parçalardan oluşan yapısının bozulmasının sadece Cumhuriyet siyasetleri ile açıklanamayacağı da ortadadır. Cumhuriyet bu alanda aldığı mirâsı ileri götürmüş, ideolojik olarak yarattığı, dönemin Türk romanının temel tiplemelerinden birisi haline gelen, öğretmen-imam benzeri ideal karakterlerle meseleye kuvvetli bir din-bilim çatışması vurgusuyla yaklaşmıştır. Ama Kılıçzâde hikâyelerinin ideal tipleri olan Avrupalı gibi yaşamaya çalışan maliye müfettişlerinin, şeyhlerle kavga eden bilimci (scientist) Mekteb-i Tıbbiye talebelerinin Mardin'in öğretmen-imam sembolleriyle kişiselleştirdiği bir kültür çatışmasını Cumhuriyet öncesinde başlatmış oldukları şüphesizdir. Bu çatışmanın temel ekseninin hayat tarzı olmasının ne denli önemli olduğu unutulmamalıdır. Hayat tarzının somut ve bizatihi bir "üst değer" olduğu, iyi, güzel gibi pek çok değeri içerdiği, bu çatışmanın bir tarafınca benimsenirken (Ahmed Midhat Efendi'den, Dr. Abdullah Cevdet Bey'e ulaşan "Âdâb-ı Muaşeret" kitapları yazma geleneğinin nedeni de budur), çatışmanın diğer tarafı bu fikre şiddetle itiraz etmiştir.

MAX WEBER




Maximilian Carl Emil Weber (pronounced maks (21 April 186414 June 1920) was a German political economist and sociologist who was considered one of the founders of the modern study of sociology and public administration. He began his career at the University of Berlin, and later worked at the universities of Freiburg, Heidelberg, and Munich.
Weber's major works deal with
rationalization in sociology of religion and government.[1] His most famous work is his essay The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism, which began his work in the sociology of religion. In this work, Weber argued that religion was one of the non-exclusive reasons for the different ways the cultures of the Occident and the Orient have developed, and stressed importance of particular characteristics of ascetic Protestantism which led to the development of capitalism, bureaucracy and the rational-legal state in the West. In another major work, Politics as a Vocation, Weber defined the state as an entity which claims a monopoly on the legitimate use of physical force, a definition that became pivotal to the study of modern Western political science. His analysis of bureaucracy in his Economy and Society is still central to the modern study of organizations. His most known contributions are often referred to as the 'Weber Thesis'.
Contents


Biograph


Weber was born in Erfurt in Thuringia, Germany, the eldest of seven children of Max Weber Sr., a prominent liberal politician and civil servant, and Helene Fallenstein, a moderate Calvinist Weber Sr.'s engagement with public life immersed the family home in politics, as his salon received many prominent scholars and public figures.
The young Weber and his brother
Alfred, who also became a sociologist and economist, thrived in this intellectual atmosphere. Weber's 1876 Christmas presents to his parents, when he was thirteen years old, were two historical essays entitled "About the course of German history, with special reference to the positions of the emperor and the pope" and "About the Roman Imperial period from Constantine to the migration of nations".[3] At the age of fourteen, he wrote letters studded with references to Homer, Virgil, Cicero, and Livy, and he had an extended knowledge of Goethe, Spinoza, Kant, and Schopenhauer before he began university studies. It seemed clear that Weber would pursue advanced studies in the social sciences.

Max Weber and his brothers, Alfred and Karl, in 1879
In 1882 Weber enrolled in the University of Heidelberg as a law student. Weber joined his father's duelling fraternity, and chose as his major study Weber Sr.'s field of law. Along with his law coursework, young Weber attended lectures in economics and studied medieval history and theology. Intermittently, he served with the German army in Strasbourg.
In the autumn of 1884, Weber returned to his parents' home to study at the
University of Berlin. For the next eight years of his life, interrupted only by a term at the University of Göttingen and short periods of further military training, Weber stayed at his parents' house; first as a student, later as a junior barrister, and finally as a Dozent at the University of Berlin. In 1886 Weber passed the examination for "Referendar", comparable to the bar association examination in the British and American legal systems. Throughout the late 1880s, Weber continued his study of history. He earned his law doctorate in 1889 by writing a doctoral dissertation on legal history entitled The History of Medieval Business Organisations.[4] Two years later, Weber completed his Habilitationsschrift, The Roman Agrarian History and its Significance for Public and Private Law. Having thus become a "Privatdozent", Weber was now qualified to hold a German professorship.
In the years between the completion of his dissertation and habilitation, Weber took an interest in contemporary
social policy. In 1888 he joined the "Verein für Socialpolitik",[6] the new professional association of German economists affiliated with the historical school, who saw the role of economics primarily as the solving of the wide-ranging social problems of the age, and who pioneered large-scale statistical studies of economic problems. He also involved himself in politics, joining the left leaning Evangelical Social Congress. In 1890 the "Verein" established a research program to examine "the Polish question" or Ostflucht, meaning the influx of foreign farm workers into eastern Germany as local labourers migrated to Germany's rapidly industrialising cities. Weber was put in charge of the study, and wrote a large part of its results.[6] The final report was widely acclaimed as an excellent piece of empirical research, and cemented Weber's reputation as an expert in agrarian economics.

Max Weber and his wife Marianne in 1894
In 1893 he married his distant cousin
Marianne Schnitger, later a feminist and author in her own right, who was instrumental in collecting and publishing Weber's journal articles as books after his death. The couple moved to Freiburg in 1894, where Weber was appointed professor of economics at Freiburg University, before accepting the same position at the University of Heidelberg in 1896. Next year, Max Weber Sr. died, two months after a severe quarrel with his son that was never resolved. After this, Weber became increasingly prone to nervousness and insomnia, making it difficult for him to fulfill his duties as a professor.[5] His condition forced him to reduce his teaching, and leave his last course in the fall of 1899 unfinished. After spending months in a sanatorium during the summer and fall of 1900, Weber and his wife traveled to Italy at the end of the year, and did not return to Heidelberg until April 1902.
After Weber's immense productivity in the early 1890s, he did not publish a single paper between early 1898 and late 1902, finally resigning his professorship in fall 1903. Freed from those obligations, in that year he accepted a position as associate editor of the
Archives for Social Science and Social Welfare next to his colleagues Edgar Jaffé and Werner Sombart.[11] In 1904, Weber began to publish some of his most seminal papers in this journal, notably his essay The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism. It became his most famous work,[12] and laid the foundations for his later research on the impact of cultures and religions on the development of economic systems This essay was the only one of his works that was published as a book during his lifetime. Also that year, he visited United States and participated in the Congress of Arts and Sciences held in connection with the World's Fair (Louisiana Purchase Exposition) at St. Louis. Despite his successes, Weber felt that he was unable to resume regular teaching at that time, and continued on as a private scholar, helped by an inheritance in 1907.[10] In 1912, Weber tried to organise a left-wing political party to combine social-democrats and liberals. This attempt was unsuccessful, presumably because many liberals feared social-democratic revolutionary ideals at the time.

Max Weber in 1917
During the
First World War, Weber served for a time as director of the army hospitals in Heidelberg. In 1915 and 1916 he sat on commissions that tried to retain German supremacy in Belgium and Poland after the war. Weber's views on war, as well as on expansion of the German empire, changed throughout the war. He became a member of the worker and soldier council of Heidelberg in 1918. In the same year, Weber became a consultant to the German Armistice Commission at the Treaty of Versailles and to the commission charged with drafting the Weimar Constitution. He argued in favour of inserting Article 48 into the Weimar Constitution. This article was later used by Adolf Hitler to institute rule by decree, thereby allowing his government to suppress opposition and obtain dictatorial powers. Weber's contributions to German politics remain a controversial subject to this day.
Weber resumed teaching during this time, first at the
University of Vienna, then in 1919 at the University of Munich. In Munich, he headed the first German university institute of sociology, but ultimately never held a personal sociology appointment. Weber left politics due to right-wing agitation in 1919 and 1920. Many colleagues and students in Munich argued against him for his speeches and left-wing attitude during the German Revolution of 1918 and 1919, with some right-wing students holding protests in front of his home.[14] Max Weber contracted the Spanish flu and died of pneumonia in Munich on June 14, 1920.




Achievements




Along with Karl Marx and Émile Durkheim, Weber is regarded as one of the founders of modern sociology, although in his times he was viewed primarily as a historian and an economist. Whereas Durkheim, following Comte, worked in the positivist tradition, Weber created and worked – like Werner Sombart, his friend and then the most famous representative of German sociology – in the antipositivist, hermeneutic, tradition.[20] Those works started the antipositivistic revolution in social sciences, which stressed the difference between the social sciences and natural sciences, especially due to human social actions (which Weber differentiated into traditional, affectional, value-rational and instrumental[21]). Weber's early work was related to industrial sociology, but he is most famous for his later work on the sociology of religion and sociology of government.
Max Weber began his studies of
rationalisation in The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism, in which he shows how the aims of certain ascetic Protestant denominations, particularly Calvinism, shifted towards the rational means of economic gain as a way of expressing that they had been blessed. The rational roots of this doctrine, he argued, soon grew incompatible with and larger than the religious, and so the latter were eventually discarded.[23] Weber continues his investigation into this matter in later works, notably in his studies on bureaucracy and on the classifications of authority. In these works he alludes to an inevitable move towards rationalization.
It should be noted that many of his works famous today were collected, revised, and published
posthumously. Significant interpretations of Weber's writings were produced by such sociological luminaries as Talcott Parsons and C. Wright Mills.

Sociology of religion
Weber's work on the sociology of religion started with the essay
The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism and continued with the analysis of The Religion of China: Confucianism and Taoism, The Religion of India: The Sociology of Hinduism and Buddhism, and Ancient Judaism. His work on other religions was interrupted by his sudden death in 1920, which prevented him from following Ancient Judaism with studies of Psalms, Book of Jacob, Talmudic Jewry, early Christianity and Islam. His three main themes were the effect of religious ideas on economic activities, the relation between social stratification and religious ideas, and the distinguishable characteristics of Western civilization.
His goal was to find reasons for the different development paths of the cultures of the
Occident and the Orient, although without judging or valuing them, like some of the contemporary thinkers who followed the social Darwinist paradigm; Weber wanted primarily to explain the distinctive elements of the Western civilization In the analysis of his findings, Weber maintained that Calvinist (and more widely, Protestant) religious ideas had had a major impact on the social innovation and development of the economic system of Europe and the United States, but noted that they were not the only factors in this development. Other notable factors mentioned by Weber included the rationalism of scientific pursuit, merging observation with mathematics, science of scholarship and jurisprudence, rational systematisation of government administration, and economic enterprise. In the end, the study of the sociology of religion, according to Weber, merely explored one phase of the freedom from magic, that "disenchantment of the world" that he regarded as an important distinguishing aspect of Western culture.



The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism






Cover of the original German edition of The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism.
Main article:
The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism
Weber's essay The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism (Die protestantische Ethik und der Geist des Kapitalismus) is his most famous work. It is argued that this work should not be viewed as a detailed study of Protestantism, but rather as an introduction into Weber's later works, especially his studies of interaction between various religious ideas and economic behaviour. In The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism, Weber puts forward the thesis that Calvinist ethic and ideas influenced the development of capitalism. This theory is often viewed as a reversal of Marx's thesis that the economic "base" of society determines all other aspects of it. Religious devotion has usually been accompanied by rejection of mundane affairs, including economic pursuit. Why was that not the case with Protestantism? Weber addresses that paradox in his essay.
According to Weber, one of the universal tendencies that those individuals had to fight was the desire to profit. After defining the spirit of capitalism, Weber argues that there are many reasons to look for its origins in the religious ideas of the
Reformation. Many observers like William Petty, Montesquieu, Henry Thomas Buckle, John Keats, and others have commented on the affinity between Protestantism and the development of the commercial spirit.
Weber showed that certain types of Protestantism – notably Calvinism – favoured rational pursuit of economic gain and worldly activities which had been given positive spiritual and moral meaning.
It was not the goal of those religious ideas, but rather a byproduct – the inherent logic of those doctrines and the advice based upon them both directly and indirectly encouraged planning and self-denial in the pursuit of economic gain. A common illustration is in the cobbler, hunched over his work, who devotes his entire effort to the praise of God. In addition, the Reformation view "calling" dignified even the mundanest professions as being those that added to the common good and were blessed by God, as much as any "sacred" calling could. This Reformation view, that all the spheres of life were sacred when dedicated to God and His purposes of nurturing and furthering life, profoundly affected the view of work.
Weber stated that he abandoned research into Protestantism because his colleague
Ernst Troeltsch, a professional theologian, had initiated work on the book The Social Teachings of the Christian Churches and Sects. Another reason for Weber's decision was that the essay has provided the perspective for a broad comparison of religion and society, which he continued in his later works. The phrase "work ethic" used in modern commentary is a derivative of the "Protestant ethic" discussed by Weber. It was adopted when the idea of the Protestant ethic was generalised to apply to Japanese people, Jews and other non-Christians.

The Religion of China: Confucianism and Taoism




The Religion of China: Confucianism and Taoism was Weber's second major work on the sociology of religion. Weber focused on those aspects of Chinese society that were different from those of Western Europe and especially contrasted with Puritanism, and posed a question why capitalism did not develop in China. In Hundred Schools of Thought Warring States Period, he concentrated on the early period of Chinese history, during which the major Chinese schools of thoughts (Confucianism and Taoism) came to the fore.[29]
By 200 BC, the Chinese state had developed from a loose federation of feudal states into a unified empire with patrimonial rule, as described in the Warring States Period.[29] As in Europe, Chinese cities had been founded as forts or leaders' residences, and were the centres of trade and crafts. However, they never received political autonomy and its citizens had no special political rights or privileges. This is due to the strength of kinship ties, which stems from religious beliefs in ancestral spirits. Also, the guilds competed against each other for the favour of the Emperor, never uniting in order to fight for more rights. Therefore, the residents of Chinese cities never constitute a separate status class like the residents of European cities.



Early unification of the state and the establishment of central officialdom meant that the focus of the power struggle changed from the distribution of land to the distribution of offices, which with their fees and taxes were the most prominent source of income for the holder, who often pocketed up to 50% of the revenue. The imperial government depended on the services of those officials, not on the service of the military (knights) as in Europe.
Weber emphasised that Confucianism tolerated a great number of popular cults without any effort to systematise them into a
religious doctrine. Instead of metaphysical conjectures, it taught adjustment to the world. The "superior" man (literati) should stay away from the pursuit of wealth (though not from wealth itself). Therefore, becoming a civil servant was preferred to becoming a businessman and granted a much higher status.
Chinese civilisation had no religious
prophecy nor a powerful priestly class. The emperor was the high priest of the state religion and the supreme ruler, but popular cults were also tolerated (however the political ambitions of their priests were curtailed). This forms a sharp contrast with medieval Europe, where the Church curbed the power of secular rulers and the same faith was professed by rulers and common folk alike.
According to Confucianism, the worship of great deities is the affair of the state, while ancestral worship is required of all, and the multitude of popular cults is tolerated. Confucianism tolerated
magic and mysticism as long as they were useful tools for controlling the masses; it denounced them as heresy and suppressed them when they threatened the established order (hence the opposition to Buddhism). Note that in this context, Confucianism can be referred to as the state cult, and Taoism as the popular religion.
Weber argued that while several factors favoured the development of a capitalist economy (long periods of peace, improved control of rivers, population growth, freedom to acquire land and move outside of native community, free choice of occupation) they were outweighed by others (mostly stemming from religion):
technical inventions were opposed on the basis of religion, in the sense that the disturbance of ancestral spirits was argued to lead to bad luck, and adjusting oneself to the world was preferred to changing it.
sale of land was often prohibited or made very difficult.
extended
kinship groups (based on the religious importance of family ties and ancestry) protected its members against economic adversities, therefore discouraging payment of debts, work discipline, and rationalisation of work processes.
those kinship groups prevented the development of an urban status class and hindered developments towards legal institutions, codification of laws, and the rise of a lawyer class.

According to Weber, Confucianism and Puritanism represent two comprehensive but mutually exclusive types of rationalisation, each attempting to order human life according to certain ultimate religious beliefs. Both encouraged sobriety and self-control and were compatible with the accumulation of wealth. However, Confucianism aimed at attaining and preserving "a cultured status position" and used as means adjustment to the world, education, self-perfection, politeness and familial piety. Puritanism used those means in order to create a "tool of God", creating a person that would serve the God and master the world. Such intensity of belief and enthusiasm for action were alien to the aesthetic values of Confucianism. Therefore, Weber states that it was the difference in prevailing mentality that contributed to the development of capitalism in the West and the absence of it in China.


The Religion of India: The Sociology of Hinduism and Buddhism
The Religion of India: The Sociology of
Hinduism and Buddhism was Weber's third major work on the sociology of religion. In this work he deals with the structure of Indian society, with the orthodox doctrines of Hinduism and the heterodox doctrines of Buddhism, with modifications brought by the influence of popular religiosity, and finally with the impact of religious beliefs on the secular ethic of Indian society.
The ancient Indian social system was shaped by the concept of
caste. It directly linked religious belief and the segregation of society into status groups. Weber describes the caste system, consisting of the Brahmins (priests), the Kshatriyas (warriors), the Vaisyas (merchants) and the Shudras (labourers). Then he describes the spread of the caste system in India due to conquests, the marginalisation of certain tribes and the subdivision of castes.[34]
Weber pays special attention to Brahmins and analyses why they occupied the highest place in Indian society for many centuries. With regard to the concept of dharma he concludes that the Indian ethical pluralism is very different both from the universal ethic of Confucianism and Christianity. He notes that the caste system prevented the development of urban status groups.
Next, Weber analyses the Hindu religious beliefs, including
asceticism and the Hindu world view, the Brahman orthodox doctrines, the rise and fall of Buddhism in India, the Hindu restoration, and the evolution of the guru. Weber asks the question whether religion had any influence upon the daily round of mundane activities, and if so, how it impacted economic conduct. He notes the idea of an immutable world order consisting of the eternal cycles of rebirth and the deprecation of the mundane world, and finds that the traditional caste system, supported by the religion, slowed economic development; in other words, the "spirit" of the caste system militated against an indigenous development of capitalism.[35]
Weber concludes his study of society and religion in India by combining his findings with his previous work on China. He notes that the beliefs tended to interpret the meaning of life as otherworldly or mystical experience, that the intellectuals tended to be apolitical in their orientation, and that the social world was fundamentally divided between the educated, whose lives were oriented toward the exemplary conduct of a prophet or wise man, and the uneducated masses who remained caught in their daily rounds and believed in magic. In Asia, no Messianic prophecy appeared that could have given "plan and meaning to the everyday life of educated and uneducated alike." He argues that it was the Messianic prophecies in the countries of the Near East, as distinguished from the prophecy of the Asiatic mainland, that prevented Western countries from following the paths of China and India, and his next work, Ancient Judaism was an attempt to prove this theory.

Ancient Judaism
In
Ancient Judaism, his fourth major work on the sociology of religion, Weber attempted to explain the "combination of circumstances" which resulted in the early differences between Oriental and Occidental religiosity. It is especially visible when the interworldly asceticism developed by Western Christianity is contrasted with mystical contemplation of the kind developed in India. Weber noted that some aspects of Christianity sought to conquer and change the world, rather than withdraw from its imperfections. This fundamental characteristic of Christianity (when compared to Far Eastern religions) stems originally from ancient Jewish prophecy. Stating his reasons for investigating ancient Judaism, Weber wrote that
Anyone who is heir to the traditions of modern European civilisation will approach the problems of
universal history with a set of questions, which to him appear both inevitable and legitimate. These questions will turn on the combination of circumstances which has brought about the cultural phenomena that are uniquely Western and that have at the same time (…) a universal cultural significanc.



Further on he adds:
"For the Jew (…) the social order of the world was conceived to have been turned into the opposite of that promised for the future, but in the future it was to be overturned so that Jewry could be once again dominant. The world was conceived as neither eternal nor unchangeable, but rather as being created. Its present structure was a product of man's actions, above all those of the Jews, and God's reaction to them. Hence the world was a historical product designed to give way to the truly God-ordained order (…). There existed in addition a highly rational religious ethic of social conduct; it was free of magic and all forms of irrational quest for salvation; it was inwardly worlds apart from the path of salvation offered by Asiatic religions. To a large extent this ethic still underlies contemporary Middle Eastern and European ethic. World-historical interest in Jewry rests upon this fact. (…) Thus, in considering the conditions of Jewry's evolution, we stand at a turning point of the whole cultural development of the West and the Middle East".

Weber analyses the interaction between the
Bedouins, the cities, the herdsmen and the peasants, including the conflicts between them and the rise and fall of the United Monarchy. The time of the United Monarchy appears as a mere episode, dividing the period of confederacy since the Exodus and the settlement of the Israelites in Canaan from the period of political decline following the Division of the Monarchy. This division into periods has major implications for religious history. Since the basic tenets of Judaism were formulated during the time of Israelite confederacy and after the fall of the United Monarchy, they became the basis of the prophetic movement that left a lasting impression on the Western civilisation.[39]
Weber discusses the organisation of the early confederacy, the unique qualities of the Israelites' relations to Yahweh, the influence of foreign cults, types of religious ecstasy, and the struggle of the priests against ecstasy and idol worship. He goes on to describe the times of the Division of the Monarchy, social aspects of Biblical prophecy, the social orientation of the prophets, demagogues and pamphleteers, ecstasy and politics, and the ethic and theodicity of the prophets. Weber notes that Judaism not only fathered Christianity and Islam, but was crucial to the rise of modern Occident state, as its influence were as important to those of Hellenistic and Roman cultures. Reinhard Bendix, summarising Ancient Judaism, writes that
free of magic and esoteric speculations, devoted to the study of law, vigilant in the effort to do what was right in the eyes of the Lord in the hope of a better future, the prophets established a religion of faith that subjected man's daily life to the imperatives of a divinely ordained moral law. In this way, ancient Judaism helped create the moral rationalism of Western civilisation.


Sociology of politics and government
In the sociology of politics and government, one of Weber's most significant contribution is his
Politics as a Vocation essay. Therein, Weber unveils the definition of the state that has become so pivotal to Western social thought: that the state is that entity which possesses a monopoly on the legitimate use of physical force which it may nonetheless elect to delegate as it sees fit. In this essay, Weber wrote that politics is to be understood as any activity in which the state might engage itself in order to influence the relative distribution of force. Politics thus comes to be understood as deriving from power. A politician must not be a man of the "true Christian ethic", understood by Weber as being the ethic of the Sermon on the Mount, that is to say, the injunction to turn the other cheek. An adherent of such an ethic ought rather to be understood to be a saint, for it is only saints, according to Weber, that can appropriately follow it. The political realm is no realm for saints. A politician ought to marry the ethic of ultimate ends and the ethic of responsibility, and must possess both a passion for his avocation and the capacity to distance himself from the subject of his exertions (the governed).
Weber distinguished three
pure types of political leadership, domination and authority: charismatic domination (familial and religious), traditional domination (patriarchs, patrimonalism, feudalism), and legal domination (modern law and state, bureaucracy). In his view, every historical relation between rulers and ruled contained such elements and they can be analysed on the basis of this tripartite distinction. He also notes that the instability of charismatic authority inevitably forces it to "routinize" into a more structured form of authority. Likewise he notes that in a pure type of traditional rule, sufficient resistance to a master can lead to a "traditional revolution". Thus he alludes to an inevitable move towards a rational-legal structure of authority, utilising a bureaucratic structure. Thus this theory can be sometimes viewed as part of the social evolutionism theory. This ties to his broader concept of rationalisation by suggesting the inevitability of a move in this direction.
Weber is also well-known for his critical study of the bureaucratisation of society, the rational ways in which formal social organizations apply the ideal type characteristics of a bureaucracy. It was Weber who began the studies of bureaucracy and whose works led to the popularization of this term.
Many aspects of modern
public administration go back to him, and a classic, hierarchically organised civil service of the Continental type is called "Weberian civil service", although this is only one ideal type of public administration and government described in his magnum opus Economy and Society (1922), and one that he did not particularly like himself – he only thought it particularly efficient and successful. In this work, Weber outlines a description, which has become famous, of rationalization (of which bureaucratization is a part) as a shift from a value-oriented organisation and action (traditional authority and charismatic authority) to a goal-oriented organization and action (legal-rational authority). The result, according to Weber, is a "polar night of icy darkness", in which increasing rationalization of human life traps individuals in an "iron cage" of rule-based, rational control. Weber's bureaucracy studies also led him to his analysis – correct, as it would turn out, after Stalin's takeover – that socialism in Russia would lead to over-bureaucratization rather than to the "withering away of the state" (as Karl Marx had predicted would happen in communist society).

Economics
While Max Weber is best known and recognised today as one of the leading scholars and founders of modern sociology, he also accomplished much in other fields, notably
economics, although this is largely forgotten today among orthodox economists, who pay very little attention to his works. The view that Weber is at all influential to modern economists comes largely from non-economists and economic critics with sociology backgrounds. During his life distinctions between the social sciences were less clear than they are now, and Weber considered himself a historian and an economist first, sociologist distant second.
From the point of view of the economists, he is a representative of the "Youngest" German
historical school of economics. His most valued contributions to the field of economics is his famous work, The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism. This is a seminal essay on the differences between religions and the relative wealth of their followers. Weber's work is parallel to Sombart's treatise of the same phenomenon, which however located the rise of Capitalism in Judaism. Weber's other main contribution to economics (as well as to social sciences in general) is his work on methodology: his theories of "Verstehen" (known as understanding or Interpretative Sociology) and of antipositivism (known as humanistic sociology).
The doctrine of
Interpretative Sociology is one of the main sociological paradigms, with many supporters as well as critics. This thesis states that social, economic and historical research can never be fully inductive or descriptive as one must always approach it with a conceptual apparatus, which Weber termed "Ideal Type". The idea can be summarised as follows: an ideal type is formed from characteristics and elements of the given phenomena but it is not meant to correspond to all of the characteristics of any one particular case. Weber's Ideal Type became one of the most important concepts in social sciences, and led to the creation of such concepts as Ferdinand Tönnies' "Normal Type".
Weber conceded that employing "Ideal Types" was an
abstraction but claimed that it was nonetheless essential if one were to understand any particular social phenomena because, unlike physical phenomena, they involve human behaviour which must be interpreted by ideal types. This, together with his antipositivistic argumentation can be viewed as the methodological justification for the assumption of the "rational economic man" (homo economicus).
Max Weber formulated a
three-component theory of stratification, with Social class, Social status and party (or politicals) as conceptually distinct elements.[50]
Social class is based on economically determined relationship to the market (owner, renter, employee etc.).
Status is based on non-economical qualities like
honour, prestige and religion.
Party refers to affiliations in the political domain.
All three dimensions have consequences for what Weber called "
life chances".
Weber's other contributions to economics were several: these include a (seriously researched) economic
history of Roman agrarian society, his work on the dual roles of idealism and materialism in the history of capitalism in his Economy and Society (1914) which present Weber's criticisms (or according to some, revisions) of some aspects of Marxism. Finally, his thoroughly researched General Economic History (1923) can be considered the Historical School at its empirical best






Critical responses to Weber

Influence from and on the Austrian school
During his own lifetime, Weber was critical of the neoclassical economic approaches of authors such as
Carl Menger and Friedrich von Weiser, whose formal approach was quite different from his own historical sociology. The work of these authors eventually led to the creation of the Austrian School of economics. This includes followers of Friedrich von Hayek and, more recently, authors Daniel Yergin and Joseph Stanislaw. In their pro-globalization book Commanding Heights: The Battle for the World Economy, they attack Weber for claiming that only Protestantism could lead to a work ethic, pointing to the "Tiger Economies" of Southeastern Asia. (Likewise, Weber's blending of economics with Calvinism has been satirized by such works as "America's Keenest City" by Mongo.)
However, in these debates, it is easy to overlook that the methods advocated by these later generations of the Austrian School are heavily indebted to the work of Weber. His "action sociology", as they called it, was a frequent topic in the "Mises Circle", an influential group headed by
Ludwig von Mises, a key figure in the Austrian School. Among the attendees was a student of Mises, the philosopher of sociology Alfred Schutz, who sought to clarify Weber's interpretive approach in terms of the analytic phenomenology of Edmund Husserl. Hence, although Schutz's work, especially The Phenomenology of the Social World (1932), is in effect a profound critique of Weber's method, it is nevertheless an attempt to further it. Hayek also frequently attended these discussions, and the subjective method advanced in his The Counter-Revolution of Science: Studies in the Abuse of Reason (1952) reflects these influences. Ludwig Lachmann, a later member of the Austrian School, made explicit the Austrian School's indebtedness to the Weberian method.
Interestingly, given their methodological and sociological differences, Weber and Mises were not only acquainted, they shared an admiration for each other’s work. Mises considered Weber a "great genius" and his death a blow to Germany. Likewise, Weber comments that Mises’s
Theory of Money and Credit is the monetary theory most acceptable to him. Weber accepted Ludwig von Mises's criticism of socialist economic planning and added his own argument. He believed that under socialism workers would still work in a hierarchy, but that now the hierarchy would be fused with government. Instead of dictatorship of the worker, he foresaw dictatorship of the official.






Historical Critiques
The economist
Joseph Schumpeter argued that capitalism did not begin with the Industrial Revolution but in 14th century Italy. In Milan, Venice, and Florence the small City-state governments lead to the development of the earliest forms of capitalism. In the 16th century Antwerp was a commercial center of Europe. It was also noted that the predominantly Calvinist country of Scotland did not enjoy the same economic growth as Holland, England, and New England. In addition, it has been pointed out that Holland, which was heavily Calvinist, industrialized much later in the 19th century than predominantly Catholic Belgium, which was one of the centres of the Industrial Revolution on the European mainland.
Emil Kauder expanded Schumpeter's argument by arguing the hypothesis that Calvinism hurt the development of capitalism by leading to the development of the labor theory of value. Kauder writes "Any social philosopher or economist exposed to Calvinism will be tempted to give labor an exalted position in his social or economic treatise, and no better way of extolling labor can be found than by combining work with value theory, traditionally the very basis of an economic system." In contrast, Catholic areas that were influenced by the late scholastics were more likely to adhere to the subjective theory of value.